"ALACAKARANLIK" SERİSİNİN GÖLGESİNDE STEPHENIE MEYER / KISIM 1

Stephenie, okurlarının uzun ve sabırlı bekleyişinin ardından Gece Yarısı Güneşi'ni nihayet tamamladı. Kararını en başından verdiği gibi, hikâye bu kez Edward’ın gözünden anlatılıyor. Dahası, seri bu kitapla son bulmayacak… 

Stephenie Meyer, 24 Aralık 1973’te Hartford, Connecticut’ta Candy ve Stephen Morgan çiftinin altı çocuğundan ikincisi olarak dünyaya geldi. Çocukluğunu Arizona, Phoenix’te geçiren Stephenie’nin annesi bir ev hanımı, babası ise finans memuruydu. Yıllar sonra onu kelimelerin büyüleyeceğinden habersiz, sıradan bir çocukluk geçirdi. Aslında her şey hem sıradan hem de büyüleyiciydi…

Kitaplarla arası iyi bir çocuktu. Hafızasındaki en eski okuma anısı yedi yaşına dayanıyordu. Okuduğu bir çocuk kitabı değildi. Babası da tıpkı onun gibi okumayı seven biriydi, gece yatmadan önce Stephenie ve kardeşlerine elinde hangi kitap varsa onu okuyordu. Bu kitaplar genellikle fantezi ya da bilimkurgu oluyordu. Stephenie’nin yedi yaşına denk düşen bu kitap, Terry Brooks’un The Sword of Shannara adlı kitabıydı. Küçük Stephenie, kitabın hikâyesine kendini öyle kaptırmıştı ki, babasının okuduğu küçük bir bölüm ona yetmiyordu. Gizli gizli bu kitabı okumaya başladı. Baştan sona. Bir yandan kitabı merak ediyordu bir yandan da bunu gizlice yaptığı için çok heyecanlıydı. Başının belaya gireceğinin farkındaydı. Bunun için kitaba karşı özenli yaklaşıyor, kaldığı sayfayı da bir parça kâğıda yazıp saklıyordu. Romanın bir çocuk için tasarlanmadığının farkında bile değildi. Belki de okumaktan çok, gizli bir iş yapmanın verdiği adrenalinin peşindeydi, kimbilir... Kendi başına atıldığı bu macerada, yetişkin kitaplarının kalın ve resimsiz olduğunu da keşfetti ki, bu durum onu sıkmamıştı. Okumayı hiç bırakmadığı bir hayat uzandı önünde…

Okumayı sevmek, eğitim hayatının bir nebze daha kolay geçmesine yardımcı oldu. Arizona’daki Chaparral Lisesi’nin ardından Utah’daki Brigham Young Üniversitesi’ndeki lisans eğitimine fon sağlayan Ulusal Başarı Bursu’nu kazanarak 1992’de başladığı İngiliz Edebiyatı Bölümü’nden 1997 yılında mezun oldu. Ayrıca 1996 sonbaharı ve 1997 baharında Arizona Eyalet Üniversitesi’nden de dersler aldı.

1994’te, 21 yaşında gencecik bir kızken evlendi ve böylece onu tanıyacağımız ismi aldı: Stephenie Meyer. Arizona’da tanıştığı kocası Christian, onun çocukluk aşkıydı. Bu evlilik onlara üç çocuk getirdi. Bir denetçi olarak çalışan Christian, çocukların bakımını da üstlendi. Bir nevi, çocuklarına bakmak için emekli olmuştu.

Yazarlık serüvenine baktığımızda, bu yolculuğa Alacakaranlık (Twilight) serisi ile başladığını söylemek yanlış olmaz. Yazar olmayı çok istese de bu konuda şansının az olduğunu düşünüyordu. Öyle ki yön değiştirip Hukuk Fakültesi’ne gitmeyi dahi düşünmüştü. Ve sonra 1997’de oğlu Gabe’i aldı kucağına. Her şey ondan sonra değişiverdi. Yazarlık kariyerinden önce yaptığı tek iş, bir emlak şirketinde resepsiyonist olarak çalışmaktı. Sonrası için şöyle diyordu: “Gabe’e sahip olduğumda, sadece annesi olmak istedim.”

Stephenie, kararlı bir başlangıcın ilk adımını atmıştı böylece…

Her şey bir rüyayla başladı 

Evet, o bir anneydi artık ve oğluyla birlikte yazma fikri de iyiden iyiye düşmüştü aklına. 2 Haziran 2003 gecesi yattığı uykuda bir rüya gördü. İnsan olan bir kız ve ona âşık olan bir erkek vampir vardı rüyasında. Vampir, hem kızın kanına susamıştı hem de onu delice seviyordu. Bu rüyadan öyle etkilenmişti ki, üzerine düşünmeden edemiyordu. Sonra dur durak bilmeden yazmaya başladı. Bir rüyadan uyanır gibi ruhunu kelimelerin üzerinden çektiğinde Stephenie, çok satacağından haberi bile olmadığı ilk kitabının on üçüncü bölümünün taslağını yazmıştı. Sonra zaten durduramadı kendini. Başladığı yerden romanın sonuna kadar yazdı.

Fakat romanın ilk on iki bölümü hâlâ yazılmamıştı. Bir yandan, romanı yayımlamaya niyetli olup olmadığını da bilmiyordu. Ama bitirmek istediğine emindi. Önce Quileute Kızılderili kabilesini araştırmaya başladı. Geleneklerini romanında kullanmak istemişti. Ancak bu kabilenin efsaneleri, Stephenie’ye fazla saldırgan gelmişti. Farkında değildi ama bir yazar tıkanması da yaşıyordu. Özellikle LDS Kilisesi yazar kadınlarının bir arada olduğu Amerikan Gece Yazarları Derneği’ne katılmaya karar verdi. Burada gelecek vaat eden başka kadın yazarlarla çalışmak, ona çok iyi gelmişti. Jane Austen ve William Shakespeare’in kaleminden çok etkilenmişti. Öte yandan yazımını etkileyen bir kitap yoktu. Uzun yıllar ve yazılmış romanların ardından verdiği bir röportajında bu durumu öyle açıklıyordu:

“Beni ‘Bunu yapmak istiyorum!’, hatta ‘Bunu yapabilirim!’ diye düşündüren tek bir kitap okuduğum bile olmadı. İlk kitabımı yazarken, ‘Hikâyemi şu veya bu harika roman gibi şekillendirmek istiyorum,’ gibi bilinçli bir düşüncem yoktu. Sanırım hayatım boyunca şimdiye kadar okuduğum (ve izlediğim) tüm öyküleri kendime aldım. Baraj nihayet yıkıldığında, dökülen şey tüm okuma deneyimimin oldukça entegre bir karışımıydı.”

Meyer, gördüğü bir rüyadan yola çıktığı romanının eksik parçalarını üç ayda tamamladı. Bir romanı bitirmiş olmanın haklı gururunu elbette taşıyordu, kız kardeşinin coşkulu tepkisiyle karşılaşıncaysa heyecanı hissetti. Romanı yayınevlerine göndermesi için onu cesaretlendiren de kardeşi olmuştu.

Henüz bilmiyordu ama Washington, Forks’ta yaşayan babasının yanına taşınan Bella ile 109 yaşındaki vampir Edward’ın aşkını anlatan bu roman, uzun soluklu bir seriye dönüşecekti.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın