• Ana Sayfa
  • Blog
  • Haberler
  • Arzu Alkan Ateş: "Yaşadığım Coğrafya Benim İçin Yarım Hikâyeler Dükkânıydı"

ARZU ALKAN ATEŞ: "YAŞADIĞIM COĞRAFYA BENİM İÇİN YARIM HİKÂYELER DÜKKÂNIYDI"

Arzu Alkan Ateş

Röportaj: Gülşah Akbulut

Mahir Efendi’nin Papağanı heyecanla birbirine sarılmış öykülerle elini uzatıyor bize. O heyecanın iki yakası acı ve mutluluk. Bir an doğaya teslim olmuş bir çocuk sevinciyle koşuyorsunuz, bir yandan acının ağırlığıyla sarsılıyorsunuz. Hayat siz istemedikçe durmaz biliyorsunuz, umut hep bir yerleden göz kırpar size. Alakarga Yayınları’ndan çıkan eserde soluk soluğa iki kadın göreceksiniz. Büyümenin heybeti üzerlerinde, etrafın ve efradın her türlü dokunuşu kalplerinde; iyisi, kötüsü... Hatmi Nene var mesela, Lale var, Kıl Haydar var; küçük yerlerin biribirine değmeden yaşayamayan tüm insanları. Yirmi altı öyküde koca bir dünya gizli: Kuş Ev, Adı Lale Olmayan, Yusuf Masalı, Şenlik...

Biz günümüzde kadınların acı dolu dünyalarına, öldürülmelerine şahitlik ediyoruz durmaksızın, alışmayacağımızı bilerek... Arzu Alkan Ateş, bize iki kadının gençliğini, macerasını, onun peşinden koşma sabrını, anlatmaya aç, öğrenmeye susamış güçlü tarafını gösteriyor.

 

Yaşamı olduğu gibi kabul etmek, onunla barışmak demek

 

- Mahir Efendi’nin Papağanı’nı okurken öyküler arasındaki ilişki sebebiyle bir yerde durup “Ben roman okuyor olabilir miyim?” dedim fakat ne okuduğumu elbette biliyordum. Sizin bu biçimi tercih etme sebebiniz neydi?

Öncelikle Mahir Efendi’nin Papağanı üzerine gerçekleştirdiğiniz katmanlı okuma ve sorularınız için teşekkür ederim.

Mahir Efendi’nin Papağanı kendi biçimini yaratan bir kitap oldu. Amacım bir atmosfer yaratmak ve o atmosferde parçalı bir anlatımla kahramanları görünür kılmaktı. Bu duyguyla yazmaya başladım. Çok şaşırtıcı bir biçimde öyküler birbirine bağlandı. İki anlatıcısı olan bir kitap Mahir Efendi’nin Papağanı. Ancak bu iki anlatıcıyı zaman zaman susturan başka anlatıcılar da var. Hal böyle olunca hikâyeler iç içe girdi. Bir hikâyede adı geçen kişi, bir başka hikâyenin kahramanı olmak istedi. Seslerini duydum ve anlatmalarına imkân tanıdım.

- Eserde yaşama sevincinin ve acının bu kadar güçlü anlatılabilmesi çok etkileyici. Fakat acı ne kadar derin olursa olsun sevincin onu sarması hayatın devam ettiği gerçeğinin vurgusuydu belki ve en baştan planladığınız bir şey miydi bu?

Hüznün en iyi öğretici olmasını bilmekle beraber, yaşama sevincini her daim duyumsayan şanslı insanlardan biriyim. Yaşamı olduğu gibi kabul etmek, onunla barışmak demek. Bunu öğrenmem zaman aldı. Birçok acıya tanık oldum. Acının soldurduğu yüzler gördüm. Fakat benim hayatımdaki insanlar acıya sabretmesini bilen insanlardı. Artık iflah olmaz diye düşündüğüm nice insan acıyı kendine bal eylemesini ve acıyı taşımasını bildi. Onlar benim ustalarım oldu. Mahir Efendi’nin Papağanı’ndaki hikâyeler bu ustaların iz düşümüyle kaleme alındı. Yaşanan acıları inkâr etmeden, hayatın olanaklarını yoklamaktan vazgeçmeden yaşama dahil olan kahramanlar onlar.

 

Her hikâye kendi dilini yarattı bu kitapta

 

- Kuş Ev adlı öykünüzde şöyle diyor biri: “Hiçbir şey kitaplarda anlatıldığı gibi değildir. İnsan önce kendini okumalı. Kendi alfabesini sökmeli.” Bu cümleler bir acının ürünü müdür yahut bilme sevincinin mi?

Şunu belirtmeliyim ki bu cümlede bir ironi saklı. Her şeyden önce Mahir Efendi’nin Papağanı’nın yazarı, insanları ve hayatı kitaplardan öğrenmiş biri. Çünkü hayatta karşısına çıkan olaylar ve kişiler edebiyatla karşılaştırıldığında sınırlıydı. Hayata dair edindiği duyarlılığı edebiyata borçlu. Kendini kurarken edebiyattan el almış biri. Ancak kurmacanın sınırına vardığında kendini sorgulayan ve içindeki sese kulak vererek kendini tanımaya çalışan, kendi alfabesini sökmek isteyen, kendi sınırlarını aşmak isteyen biri de… Kitaplarda anlatılanların karşılığını hayatta bulmak her zaman mümkün olmuyor. Ama içimizde bir duygu oluşuyor. İşte o duygu sayesinde kendimizi aşabiliyor ve bazı şeyleri sezebiliyoruz.

- Öyküler boyunca tempo düşmüyor, derin acılara rağmen okur heyecanla devam ediyor yoluna; durağan sayabileceğimiz betimlemeleri tercih etmemenizin nedeni neydi?

Sanırım hayatın kendisinin durağan olmamasıyla ilgili bu. İnsan ağlarken gülebilen bir varlık. Bir cenaze evinde öyle şeylere tanık olursunuz ki hayatın ritminin aksamadan devam ettiğini görürsünüz. Biraz da dil meselesi giriyor burada devreye. Bunu biraz da hikâyelerin dili sağlıyor. Kıpır kıpır bir dil bu. Heyecanlı, telaşlı, anlatmaya çok hevesli. Şunu da söylemeliyim ki her hikâye kendi dilini yarattı bu kitapta. Bazen cümlelerin bana başkaldırdığını bazen de burun kıvırdığını hissettim. Dili hikâyelere emanet ettim.

 

Zamanla çevremdeki kadınların aslında bir kahraman olduğunu anladım

 

- Öyküleriniz saflığın, iyi niyetin, doğanın yüce bilgisine sahip insanların hâlâ var olduğunu hatırlatıyor bize, mesela bir yerde kahramanımız diyor ki: “Bir hayvanın kalbi olduğunu o gün anlamış­tık. Hayvanların da kalbi kırılabilir, onlar da hayata küsebilirdi.” Mekan ve zamanın belirsizliğini de eklersek öykülerinizde masalların etkisinin olduğunu söylemek mümkün mü?

Masallardaki bilgeliğe ve şifaya inananlardanım. Masal okumayı hiç bırakmadım. Masalların insanları birbirine yaklaştırdığını ve insanlar arasındaki ayrımı yok ettiğini düşünüyorum. Her masal bir şifadır. Yeter ki onun ne demek istediğini anlayalım. Alt benliğimizdeki karşılığını bulalım. Şifaya kavuşuruz. Bir masal sevdalısı olarak hikâyelerime  masalların ruhunun sinmiş olması mümkündür.

- Nineler, dedeler hep bir şeyler anlatıyorlar bizlere kitabınızda, mesela Deniz Kabuğu adlı öyküde “Hatmi Nene, beni hatırlaya­cak kimse kalmasa bile bahçedeki nar ağacı kuruma­dıktan sonra hikâyem son bulmaz.” diyor. Siz de büyüklerinizden etkileyici hikâyeler, hikmetli sözler dinlediniz değil mi?

Bu konuda çok şanslı değildim. Etrafımda hikâyeler, masallar anlatan kimse olmadı. Bir Hatmi nenem ya da Yunus dedem yoktu mesela. Ama çocukluğumdan beri iyi bir dinleyici olduğumu söyleyebilirim. Anlamak büyük bir açlıktı benim için. Anneler, teyzeler, halalar konuşurken onları dinlemekten çok keyif alırdım. Sıradan hayatlarının durağanlığını bu sohbetlerle gidermeye çalıştıklarını anlardım. Serzenişleri, mutlulukları, umutları o kadar sahiciydi ki bu sahicilikten çok etkilenirdim. Kendilerini hiç sakınmadan ortaya koyardılar. Bazen şaşırırdım buna. Zamanla çevremdeki kadınların aslında bir kahraman olduğunu anladım. Karadeniz’in zorlu coğrafyasında hayatı yeniden yazdıklarını gördüm. Onlar kendi hikâyelerini anlatarak örnek oldular bana. Çünkü masal anlatmaya vakitleri yoktu.

- Öykülerinizin çoğunda her şeyi heyecanla anlatan, tadına doyulmaz dedikodulara ortak olan, yaşama rengarenk bağlarla bağlı bir kadın var, Karadeniz’in heyecanı mı bu ondaki?

İbn-i Haldun’un zamanları aşan tespiti “Coğrafya kaderdir.” sözüne, coğrafyanın insanın karakterini belirleyen önemli unsurlardan biri olduğunu eklemek isterim. Karadeniz’e bakarak büyüdüm. Evimizin balkonu benim köşemde ve o köşede Karadeniz’i ve mahalleyi izleyerek çok uzun vakitler geçirdim. Gemilere bakarak yolculuk hayalleri kurardım. Ama hayallerim hep yarım kalırdı. Çünkü  mahallemizdeki telaş hiç bitmezdi. Çocukların bağrış çağırışına, annelerin telaşlı sesleri eklenirdi. Kadınların her perşembe sabahı bir tören havasında pazara gitmeleri, çocuklarını azarlamaları, fındık kabuğunu doldurmayacak bir mesele yüzünden tartışmaları sonra da hiçbir şey olmamış gibi kahvelerini içerek konuşup gülmeleri… Karadeniz insanın coşup coşup durulmaları… Yaşadığım coğrafya benim için yarım hikâyeler dükkânıydı. Evet, hiçbir şey tam değildi. Sanırım bir telaş o yarım hikâyeleri tamamlamaya çalışıyorum.

 

Yazmak benim için öteki kıyıya varmak, hayatın sıradanlığını aşmak demekti

 

- Metinlerarası ilişkiler açısından bakınca öykülerinizi besleyen birçok metin mevcut. Eserinizin bütününü düşününce beslendiğiniz kaynakların başında halk anlatılarının geldiğini söyleyebilir miyiz?

Masallar ve halk hikâyelerinden beslendiğim kadar modern edebiyattan da beslendiğimi söylemeliyim. Anlatma geleneği çok güçlü bir toplumuz. Sözlü edebiyat ürünleri bunun en güzel örneği. Bu geleneği çok önemsiyorum. Meddahlara, dengbejlere, ozanlara sözlü edebiyat  ürünlerini kuşaktan kuşağa aktardıkları için çok şey borçlu olduğumuzu düşünüyorum. Onların dilinin tadına vardığım için üslubumda zaman zaman seslerinin duyulması çok doğal. Ancak üslubumun biçimlenmesinde modern  edebiyatçıların katkısının daha çok olduğunu söyleyebilirim. Yeni bir dil yeni bir biçim arayışım sanırım hiç bitmeyecek. Geleneğe eklenerek yeni şeyler söylemek istiyorum.  Bunun bir vefa borcu olduğunu da düşünüyorum. Çünkü hepsi  yazma serüvenime ayna tuttu.

- Son olarak yazma, anlatma arzusuna değinelim isterim. Umberto Eco ‘Niçin yazıyorsunuz?’ diye sorulduğunda şöyle cevap veriyor: “Çocuklarım büyümüştü, artık kime öykü anlatacağımı bilemiyordum.” Sizi yazmaya iten sebepler neler ve yazma ritüelleriniz var mıdır?

Yazmaya lise yıllarımda başladım. Stendhal’ın Kırmızı ve Siyah romanını mum ışığında okuyup bitirdim. Çok kitap okumam evde mesele olmuştu. Lâl gibi ortalıkta dolaşıyorum diye kızıyordu annem. O yüzden birçok kitabı, evdekiler uyuduktan sonra mum ışığında okudum. Kırmızı ve Siyah’tan o kadar etkilenmiştim ki ayaklarım yere basmıyordu. Ne yapmak istediğimi bulduğum andı o an. Yazmak istiyordum. Çünkü Kırmızı ve Siyah’taki hayat gerçek hayatın çok ötesindeydi. Ben de yazarak öteki kıyıya geçecektim. Ancak bir sorun vardı. Yazdıklarım beni coşturmuyordu. Büyük bir hayal kırıklığına uğradığımı hatırlıyorum. Yazdıklarımı kimseye okutmadan yırtıp attığımı da. Ama okumayı sürdürdüm. Okudukça içimdeki yazma arzusu diri kaldı. Bir değeri olan metinler yazmam ise üniversite yıllarında gerçekleşti. Yazmak benim için öteki kıyıya varmak, hayatın sıradanlığını aşmak demekti. 

Her koşulda yazabilen biri değilim. Yazmak için sessizliğe ve yalnız kalmaya ihtiyaç duyarım. Loş ışıkta kendimi daha huzurlu hissederim. Bir de etrafımda başlayıp bitiremediğim ya da bitirip de tadına doyamadığım kitaplarım olmalı. Yazmaya ara verince okuyabileceğim kadar yakın olmalılar bana. 

KÜNYE:

Mahir Efendi’nin Papağanı

Arzu Alkan Ateş

Alakarga Yayınları

122 s.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın